JA slide show
 
Anasayfa arrow İsrail arrow Tarihi
Ahlâk, Hukuk ve Başörtüsü Yasağı

Ahlâk, Hukuk ve Başörtüsü Yasağı


Prof. Dr. Atilla Yayla
Gazi Üniversitesi
 Türkiye'de gerek demokratikleşmede ve gerekse AB reform sürecinde yaşanan tüm ilerlemelere rağmen, başörtüsü yasağının kaldırılması yolunda henüz bir ilerleme görülmemektedir. Problem dondurulmuş, halının altına süpürülmüş, unutturulmuş veya unutulmuş vaziyettedir ve bazıları bunun problemin çözülmüş olduğunu gösterdiğini düşünmektedir. Oysa, ortada çözülen bir şey yok ve bu yasak insanları mağdur etmeyi sürdürüyor. Ne ahlâkî, ne hukukî olan ve tamamen keyfiliğe dayanan bu yasağın, insanları ağır mağduriyetlere mahkûm etmesi bu konu üzerinde tekrar tekrar durmayı zorunlu kılıyor. Başörtüsü Yasağı ve HukukBazı kamu otoritelerinin ısrarla yasaklamaya çalıştığı başörtüsüyle ilgili olarak Türkiye'nin hukukî sisteminde yasağa dayanak teşkil eden bir hüküm yoktur. Tam tersine, 2547 sayılı YÖK kanununun ek 17. maddesine göre, yasağın esas belirdiği yer olan üniversitelerde, kılık kıyafet serbesttir. Buna rağmen yüksek okullarda başörtüsü yasağı getiren ve uygulayanlar, hem bu kanunu, hem de, dolayısıyla, Anayasa'nın eğitim hakkıyla ve vatandaşların eşitliğiyle ilgili hükümlerini ihlâl etmektedir. Normal şartlar altında bunu yapanların hukukî takibata uğratılması, yargılanması ve cezalandırılması gerekirdi. Bugün bu yapılamıyorsa, yasakçı zihniyetin zorbalığı yüzündendir. Ancak, yasakçılardan bugün hukukî olarak hesap sorulamaması her zaman böyle olacağı ve eğitim hakkının kullanılmasını engelleyenlerin asla yargılanıp mahkûm edilmeyeceği anlamına gelmez.

Anayasa ve kanunlarda başörtüsüyle ilgili bir yasak yokken, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'ın çeşitli kararlarında yasağa temel aramak, hukuku katletmektir. Böyle bir arayış ülkemizde egemen jakoben anlayışın otoriter tavrının klasik tezahürlerinden biridir. Yasakçı ve baskıcı zihniyet, anayasa ve kanunlarda bulunan hakları yönetmelik gibi daha alt ve dolayısıyla anayasa ve kanunlara aykırı olamayacak mevzuat parçalarıyla gasbetmekte, kullandırtmamakta, veya, aynı şekilde, anayasa ve kanunlarda bulunmayan yasakları getirmekte pek mahirdir. Başörtüsü olayında olan da aşağı yukarı budur. Ancak, yasakçılar, ellerini kuvvetlendirmek için, Anayasa Mahkemesi kararlarına atıf yapmayı seviyor ve yasağın bu mahkemenin kararıyla konulduğunu söylüyor. Oysa, anayasa hukuku hakkında biraz bilgisi olanlar, Anayasa Mahkemesi'nin yeni bir hüküm tesis edemeyeceğini, sadece kanunların iptali yolundaki talepleri kabul etme veya reddetme yetkisinin bulunduğunu bilir. O yüzden, başörtüsü yasağına Anayasa Mahkemesi'nin Mart 1989 tarihli başörtüsü kararında temel bulmak hukuken imkânsızdır. Tersini söylemek, yasama yetkisinin halk tarafından seçilen meclise değil, kendi kendini atayan yargı bürokrasisine ait olduğunu ileri sürmekle eş anlamlıdır.

Esasen, başörtüsüyle ilgili bir yasak, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla konamayacağı gibi, Anayasa ve kanunlarda da temellendirilemez. Çünkü, bu konu, yâni, kılık kıyafet özgürlüğü, insan haklarıyla ilgilidir. Türkiye demokratik bir ülke ise, insan haklarına bu tür keyfî bir sınırlama getiremez. Getirirse, o zaman, bu sistemin adı demokrasi olmaz.

Kimse yanılmasın, başörtüsü yasağı sadece üniversite öğrencileri açısından değil, bütün kamu görevlileri açısından yanlıştır. Bir liberal olarak, altını çizmek isterim ki, çok istisnaî ve niteliği gereği özel üniforma veya özel kıyafet gerektiren ve başörtüsü takmanın bu tür kıyafetlerin oluşmasını engellediği objektif olarak ve makul bir insanı ikna edecek şekilde ispatlanan işler dışındaki hiçbir kamu görevinde, başörtüsü yasağı uygulanamaz. Yâni, başörtülü öğretmen, doktor, hastabakıcı, hemşire, hâkim de olabilir. Üniversite öğrencileriyle ilgili yasaksa tam bir komedidir.

Kamusal Alan ve Başörtüsü Yasağı

Kamusal alanla ilgili tartışmalar ve bu kavrama dayanan tezler yasağı haklılaştıracak bir hukukî zemine varılmasını sağlamaz. Kamusal alan siyaset felsefesinde tartışılan bir konudur ve tartışmalı bir felsefe kavramından hareketle insanların hayatını derinlemesine etkileyen konularda hukukî hüküm tesis edilemez. Nitekim, bütün gürültü patırtıya rağmen, başörtüsü takanlarla ilgili işlemler, hep, hukukî değil idarî işlemler olagelmiştir. Başörtüsü kullananlar hukukî bir takibata maruz bırakılamamış, idarî müeyyidelerle, sözüm ona cezalandırılmıştır. Bu dahi, hukuk sistemimizde başörtüsü yasağına bir temel bulunmadığının ispatıdır.

 Kamusal alan tanımları çok tartışmalıdır. Kamusal alan nedir? Değişik yorumlar yapılabilir. Kamusal alan, egemenliğin bir yansıması olarak, kamu otoritesinin geçerli olduğu her alan mıdır? Yoksa, bir kamu görevinin ifa edildiği yer midir? Veya, bir kamu görevlisinin bulunduğu mekân mıdır? Bu üç bakışın hiçbiriyle başörtüsü yasağı konusunda anlamlı ve yasağı haklılaştırıcı bir sonuca ulaşılamaz.

İlkini ele alalım ve diyelim ki kamu otoritesinin söz sahibi olduğu her yer kamusal alandır. Bu durumda, başörtüsü yasağını alabildiğine genişletmek gerekir. Toplum hayatında kamu otoritesi teorik olarak her yerde geçerlidir, bu otoritenin fiilen tezahür etme biçimi, derecesi ve sıklığı, duruma ve şartlara bağlı olarak, değişse bile. Meselâ, sokaklar da kamu otoritesinin geçerli olduğu yerlerdir, öyleyse, sokakta da başörtüsünün yasak olması gerekir. Bu kadar değil, dahası var: Evimiz elbette bizim özel alanımızdır, lâkin orada da, duruma bağlı olarak, kamu otoritelerinin yetkileri vardır. Eşinize veya çocuğunuza kötü muamele ederseniz, kamu adına evinize müdahalede bulunulabilir. Yâni eviniz de bir kamusal alana dönüşebilir. Bu durumda, evlerde bile başörtüsü yasağının bulunması gerekmez mi?

Yok, bir kamu görevlisinin bulunduğu yer kamusal alandır dersek, yine problemlerle karşılaşırız. Önce sormamız lâzım: Bir kamu görevlisinin fiilen görev yaptığı her yer bir kamusal alan mıdır? Eğer böyleyse ve yasak kamusal görev veya hizmet alanlarını kapsayacaksa, üniversiteler yanında parklar, vergi daireleri ve hastaneler de başörtüsünün yasak olduğu yerler arasında olmalıdır. Bu kamusal alan yorumuna dayanan yasağın hukukî ve ahlâkî bir temeli varsa, yasak buralara kadar uzatılmalıdır. Niye uzatılmıyor, uzatılamıyor peki? Çünkü, yasak, sağlam, hukuka dayanan ve vicdan kanatmayan bir ilkeye oturmuyor da ondan...

Kamusal alan tanımlarının üçüncüsü doğruysa, yâni bir kamu görevlisinin bulunduğu her yer kamusal alansa, o zaman, kamu görevlilerinin üstüne "kamusal alan yaratıcısı geliyor, başörtülüler savulun" diye bir uyarıcı levha, işaret vs. yapıştırıp dışarı öyle çıkmalarını sağlamak gerekir. Sakın yanlış anlamayın, bu söylediğim şeydeki komiklik benim komiklik yapmak istememden kaynaklanmıyor, yasakçıların savunuyor olabileceği bir anlayıştan türüyor. Size komik geliyor olabilir, ama bu olayın ilginç tezahürleri var. Örneğin, bir kamu görevlisi olmasa da kamu otoritesini temsil eden biri olarak Cumhurbaşkanı Sezer, kalksa, Ankara Söğütözü'ndeki Yimpaş Süper Market'e alışverişe gitse, ne olur? Orası bir kamusal alana mı dönüşür? Dönüşürse Yimpaş'ın başörtülü müşterilerinin Yimpaş'ın kendi elemanları veya Sezer'in korumaları tarafından dışarı atılması mı icap eder, laiklik adına ve uğruna? Devlet memuru akşam evine vardığında orası da mı kamusal alan olur ve eşinin başörtüsünü çıkarması gerekir? Şu söylenebilir: Kamu görevlisinin bir kamu göreviyle bulunduğu mekân kamusal alandır. Lâkin, bu da problemi çözmeye yetmez. Meselâ, Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir hemşire bir aşı kampanyası vesilesiyle bir köye gitse ve köy meydanında topladığı kişilere aşı yapsa, bu o köyü veya köy meydanını kamusal alana çevirir ve hem hemşirenin hem de köylü kadınların başının açık olmasını mı gerektirir?

Görüldüğü gibi, kamusal alan tartışmalarından anlamlı bir sonuca ulaşmak imkânsız. Özgürlükçü bir ülkede, vatandaş, her türlü kamusal alanda veya kamusal olduğu iddia edilen alanda başörtüsü takma veya takmama özgürlüğüne sahiptir. Bu çerçevede yapılan özel alan- kamusal alan karşılaştırmalarında da yasakçıların mantığı yanlış işlemektedir. Diyorlar ki, "bir özel davet veriyorsam, istersem başörtülüleri alabilirim, ama kamusal alandaki bir davette, istesem de, başörtülüleri alamam". Bu düşünce tarzı yanlıştır. Sağlıklı bir mantık şöyle işler: Bir kamu görevlisi olsam bile, istersem, özel davetime başörtülüleri kabul etmem, buna hakkım vardır, ama kamusal alandan başörtülüleri dışlayamam, zira bu hem Cumhuriyet sistemine, hem demokratik rejime ve hem de insan haklarına aykırıdır. Elimizde tipik bir olay var, ona bakarak durumu daha iyi kavrayabiliriz. Sezer, oğlunun düğününü Çankaya Köşkü'nde yaptı ve başörtülüleri davet etmedi. Çankaya'daki bu binanın topluma ait olduğu ve bu nedenle böyle bir kullanımın uygun olmadığı yolundaki eleştirileri bir yana bırakıp, bu olayın Sezer ailesinin özel bir olayı olduğunu kabul edelim. Bu durumda, Sezer'in başörtüsü kullananları çağırmamasının, sosyal açıdan şık olmasa bile, kendi tercihi olduğunu ve kimsenin buna bir şey diyemeyeceğini söyleyebiliriz. Yâni, Sezer'in başörtülüleri çağırmamasını normal karşılayabiliriz. Olur ya, başörtüsünü sevmeyebilir veya başörtüsü takanları davet etmemek için kendine göre gerekçeleri olabilir. Ama, 29 Ekim resepsiyonundan başörtülüleri dışlamasını normal karşılayamayız. Bu tavır, Cumhuriyet fikrine de, demokrasiye de, ve, evet, laikliğe de aykırıdır. Kısaca, özel alanımızda dışlayıcılık yapabiliriz, ama kamusal alanda yapamayız; tabiî, Cumhuriyet, demokrasi ve laikliğin ne olduğundan gerçekten habersiz değilsek...

İdarenin Tarafsızlığı ve Türban Yasağı

Bazıları, başörtüsü yasağını, idarenin tarafsız olması gereğine dayandırmaya çalışmaktadır. İdarenin elbette tarafsız olması lâzımdır. Ama idarenin tarafsızlığının yasağa gerekçe yapılması yanlıştır. Aslında, yasak olayında, idare başörtülülere negatif ayrımcılık yaparak tarafsızlığını bozmaktadır. Bu durumda idarenin ajanları, başı açık olanları başı örtülü olanlara tercih etmekte, üstün tutmaktadır. İdarenin tarafsızlığı, başörtüsü kullananlarla kullanmayanlar arasında ayırım yapılmamasını gerektirir. Ayrıca, idarenin tarafsız olmasından maksat, idare cihazının korunması değil, kamu görevlilerinin vatandaşlar ve vatandaş kitleleri arasında, lehte veya aleyhte, ayrımcılık yapmasını önlemektir. Başka bir deyişle, burada tarafsızlık amaç değil araçtır ve tarafsızlıkta maksat bireysel olarak vatandaşları veya gruplar olarak vatandaş kitlelerini gayri âdil, haksız ve keyfî muameleden korumaktır.

Tarafsızlığın özü, idarenin eylem ve işlemlerini dayandırdığı kuralların objektif, soyut ve genel olması, yâni vatandaşlar arasında negatif veya pozitif ayrımcılık yapmamasıdır. İdarenin tarafsızlığı, bahsettiğimiz nitelikteki kurallara ilaveten, idarenin haksız ve taraflı muamelelerine karşı başvurulabilecek hukuk makamlarının varlığını ve etkili şekilde çalışmasını gerektirir. İdare cihazında görev yapanların dinî, felsefî vb. değerler bakımından tarafsız olması tarafsızlığın sağlanmasında üçüncü- dördüncü derecede önem taşır. Bu ancak ve ancak idarî otoritenin keyfî olarak ve denetimsiz kullanıldığı yerde birinci sırada gelecek kadar mühimdir. İdarî otoriteyi ellerine geçirdiklerinde tanrısallaştıklarını ve vatandaşın hayatına istedikleri gibi müdahalede bulunmaya hak kazandıklarını zannedenler ve zaman zaman bu tür müdahalelere fiilen yeltenenler, aynı otoritenin başkalarının eline geçmesi ihtimalinden paniğe kapılmaktadır. Çünkü, kendilerinin başkalarına yaptığının onlara da yapılabileceğini düşünmekte veya hissetmektedir.

Ayrıca, idarenin tarafsız olması gerektiği iddiasıyla bazı bireylere yasak getirenlerin kendileri tarafsız değildir, tam taraftır. Tarafsızlıkla kastettikleri aslında tarafsızlık değil, herkesin onların tarafında olmasıdır. Unutmayalım ki, başörtüsü takmanın bir değer yansıtıcısı olması gibi takmamak da; başörtüsü kullanma hakkını savunmak kadar ona karşı çıkmak da bir değer yansıtıcısıdır.

Başörtüsü takanların bunu propaganda amacıyla yaptıkları iddiası da, doğru bile olsa, yasağı meşrulaştırmaz. O zaman, herkesin kılık kıyafetiyle, tarzıyla, propaganda yaptığı iddia edilebilir. Keza, başörtüsünü siyasî bir simge olarak kullanmanın, hatta bir ideolojinin bayrağı gibi dalgalandırmanın da bir mahzuru yoktur. Herkesin sembolü kendisine aittir ve siyasî sembol kullanmak ifade özgürlüğünün bir parçasıdır. Başı örtülülerin değerleri olduğu gibi başı açıkların da değerleri vardır. İdare cihazının elemanları, bir grup vatandaşı, onların taşıdıkları değerler kendi değerlerine ters olduğu için aşağı göremez ve haklarını elinden alamaz.

İdarenin tarafsız olması gereğinin, kamu görevlileriyle ilgili yasağı bile haklılaştıramazken, üniversite öğrencileriyle ilgili yasağı hiçbir şekilde haklılaştıramayacağı açıktır. Öğrencilerin hiçbir şekilde tarafsız olma gibi bir mecburiyeti yoktur. Onlar, kamu hizmeti veren değil, kamu hizmetinden yararlanandır. İdarenin parçası değil, idareyle muhatap olandır. Öğrencilere uygulanan hukuk ve ahlâk dışı yasak normalse, hastaneye gidene, vergi ödeyene, tapu çıkarana, parkta oturana, belediye otobüsüne ve DDY trenine binene de bu yasağı uygulamak gerekir.

AB Hukuku, Başörtüsü ve Baskı

Başörtüsü kullananların böylelikle diğerleri üzerinde baskı kurduğu iddiası hiçbir şekilde ciddiye alınamaz. Bu iddia kelimelerin anlamlarının nasıl çarpıtıldığının iyi bir örneğidir. Baskı kurmanın en önemli şartı fizikî zor kullanmadır. Bu tür bir davranış suçtur ve böyle bir suç ortaya çıktığında olay zaten başörtüsünü çoktan aşmış ve meselâ darba, fizikî saldırıya dönüşmüştür. Baskı psikolojik olarak da kurulabilir denebilir. Psikolojik baskı, yalıtılmış bir ortamda, hürriyet engellenerek ve kişinin rızası hilafına yapılıyorsa, bu da bir suçtur. Bunun tipik bir örneği, İstanbul Üniversitesi'nin meşhur "ikna odaları"dır. Hayatın doğal akışı içinde kişiler başkalarının kılık, kıyafet ve icraatlarından bir şekilde etkileniyorlarsa, bu psikolojik baskı değildir.l Bir kadın kendisinden daha güzel bir kadın görünce kıskanıyorsa, kimilerinin kıyafetleri kimilerini imrendiriyor veya tiksindiriyorsa, iyi akademisyenler kötü akademisyenleri tartışmalarda ma ediyorsa, kısa boylular uzun boyluların yanında cüce gibi kalıyorsa, bunların önlenmesi gereken veya önlenebilecek psikolojik baskılar yarattığını iddia etmek gülünçtür. Bu tür sözüm ona baskıları önlemek için, insanî hayatı sona erdirmek gerekir.

AİHM'nin Leyla Şahin kararına yansıyan ve patenti Türk Anayasa Mahkemesine ait olan, birilerinin başörtüsü takmasının diğerlerine baskı yapma veya çoğulculuğa zarar verme anlamına geldiği argümanı, çoğulcu toplum anlayışına ve özgürlüklerin koruyucusu hukuka bir hakarettir. Özgürlükleri koruma bilimi olan hukukun çarpıtılması ve gerçek baskıcılığı ve hoşgörüsüzlüğü maskelemek için kullanılmasıdır. Aklın ve mantığın ters yüz edilmesidir. Hiçbir toplum homojen değildir; inançlar, tercihler zevkler, hayat tarzları, kıyafet tercihleri vb. bakımlardan her geniş toplumda büyük bir çeşitlilik vardır. Bu çeşitlilik unsurları bazen yan yana kompartımanlarda, bazen iç içe yaşarlar. Bunlar arasındaki farklılıkların birbirlerine baskı yapmak anlamına gelmesi düşünülemez bile.

Bırakın toplumsal grupları, bireyler bile çoğu zaman kendi bünyelerinde zengin bir çeşitliliği yansıtır. Kendimi anlatayım, en iyi bildiğim kişi olduğum için: İdeolojik arkadaşlığımı liberallerle kurup, liberal olmayanların da bulunduğu Fenerbahçeliler camiasının bir parçası olabilirim. İçki içen bir arkadaşımla meyhaneye gidip, bir dindar arkadaşımla birlikte bir ilahîyi seslendirebilirim. Nesimi'nin "Haydar Haydar"ını ve Queen'in bir parçasını aynı anda ezberleyebilirim. Her insan aynı durumdadır. Çeşitliliği baskıcılık sananlar, bireysel ilgi ve kimliklerin çeşitliliğinin bireylerin kendi kendilerini baskı altına almaları sonucunu yarattığını ileri sürmeye benzer bir şey yapmaktadırlar.

Bir toplumdaki insanî çeşitliliğin tezahürlerinin insanların veya grupların birbiri üzerinde baskı kurmasına sebep olduğunu ancak tek biçimliliği yücelten totaliter zihniyetliler iddia edebilir. Çeşitlilik, çeşitlilik unsurlarını koruyarak ve bir grubun diğerleri üzerinde fiilî, fizikî baskı kurması engellenerek muhafaza edilebilir. Bu baskıyı en ağır biçimde ve herkesi kapsayacak şekilde kurabilecek olan devlettir. Devletin çeşitliliğin unsurlarından birini bastırmasının çeşitliliği koruma çabası olarak sunulması, Yahudileri yok eden Nazilerin böyle yapmakla insanların çeşitliliğini sağladığının iddia edilmesiyle eş değerdir. Elinde devlet cihazının imkân ve araçları olmayan sivil vatandaşlar kimsenin üzerinde baskı tesis edemez. Yasakçılığın ardında yatan arzu çoğulculuğu korumak değil tek biçimliliği empoze etmektir. Yasakçılar herkesin kendileri gibi inanmasını, yaşamasını, giyinmesini istemektedir. Asıl baskıcılık budur, çoğulculuğa asıl böyle zarar verilebilir..

AİHM'nin Leyla Şahin kararının Türkiye'deki yasakçılığı onayladığı iddiası da bir çarpıtmadır. Karar, sadece, topu Türkiye'ye atmaktadır. Yasağın Türk mevzuatına uygun olduğunu ve bu konudaki kararın Türk yargısına ait olduğunu söylemektedir. Bu kararın AB'yi bağlayacak bir içtihat oluşturduğunu söylemek için de, en azından, erkendir. Bu karardan sonra AB ülkelerinde üniversitelerde bir yasak doğmamıştır. Esasen, Fransa dahil, hiçbir AB ülkesinde üniversitelerde başörtüsü yasağı bulunmamaktadır. AB'deki bu serbestlik Türkiye'deki yasağın AB standartları açısından da yanlış olduğuna bir delil teşkil etmektedir. Kaldı ki, insan hakları felsefesinden haberdar biri için, bir insan hakkının kullanılmasının tezahürlerinin mahkeme kararlarıyla geçersizleştirilmesi düşünülemez.

Fransız Jakobenizmi ve Türk Jakobenizmi

Fransa'daki yasaktan Türkiye'deki yasağa dayanak çıkarmaya çalışanlar Türkiye'de yaşayanların aklını ve bilgisini hafife almaktadır. Fransa'da bizdeki kadar geniş bir yasak alanı yoktur. Türkiye'deki bütün ilköğretim, lise, yüksekokul ve üniversitelerde, güya özel dershane ve okulların hepsinde, sürücü kurslarında, belediye meslek kurslarında ve daha birçok. yerrde yasak vardır. Bu, jakoben Fransızlar için bile aklın alabileceği bir şey değildir. Fransa'da özel ilköğretim okullarında ve kiliseye ait ilk-orta öğrenim okullarında yasak yoktur. Üniversitelerde ise yasaktan hiç söz edilmemektedir. Başörtüsü mağdurlarını ve yakınlarını temsil kabiliyetine sahip bir siyasî hareketin lideri olan başbakan, Fransa gerçeğinden hareketle, bir uzlaşma arayışı adına, "başörtüsü hiç olmazsa özel okullarda serbest olsun, böyle bir ara çözüm bulalım" teklifini yaptı. Bu sözleri üzerine, yasakçı zihniyetin sözcüleri ve kalemşorları, zaten çürütülmüş iddialarına giydirilen öfke ve nefretle, başbakana saldırdı, hakarete varan sözler sarf ederek, bu teklife de hayır dedi. Bence de bu teklif yanlıştı, ama tamamen farklı sebeplerle...

İsteyen kişi, grup ve yatırımcılar, başörtülü, sakallı, dindar, namaz kılan öğrencilerin kabul edilmeyeceği özel okullar kurup işletebilirler, ama devlet okullarında insanlara inançlarından, hayat tarzlarından veya kıyafetlerinden dolayı bir ayrımcılık uygulanamaz. Bu okullar devlete- hadi diyelim Cumhuriyet rejimine- aittir. Yâni bütün halkındır. Bu okulları kurma görev ve yetkisini memurlara-siyasîlere vatandaşlar vermekte ve bu okulların bütün giderleri de vatandaşların vergileriyle karşılanmaktadır. Nasıl olur da, başörtülü öğrencilerin ailelerinin ödediği vergilerle kurulan ve yaşatılan okullara onların çocukları kabul edilmez? O zaman bu rejimin bir meşruiyeti kalmaz. Böyle bir rejime cumhuriyet de demokrasi de denemez. O yüzden, "ayrımcılık" özel okullarda -belki- yapılabilir, ama devlet okullarında asla yapılamaz.

Laiklik Başörtüsünün Serbest Oolmasını Gerektirir!

Başörtüsü yasağı Türkiye'de tam bir akıl ve izan tutulması yaşandığını göstermektedir. Yasakçı zihniyet, siyaset felsefesinin ve hukukun bütün kavramlarını çarpıtılmakta, akıl, mantık ve sağduyuyu sükût ettirmektedir. İşin kötüsü, bu konuda rasyonel, dürüst, âdil ve sonuç getirici bir tartışmanın yapılamaması ve yasakçı tezlerin çürütülmesinin bu tezlerin bırakılmasını ve yasağın iptal edilmesini sağlayamamasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin hukuk sisteminde başörtüsü yasağının hukukî bir temeli yoktur, bu yasak illegaldir, kaba güç sayesinde ayakta durmaktadır. Kamusal alan- özel alan ayrımlarıyla veya idarenin tarafsızlığı argümanlarıyla da bu yasağa hukuka dayanan bir zemin temin edilemez. Güya laikliği koruma adına uygulanan bu yasak esasında laikliğe de aykırıdır. Yasak laikliği bir siyasî- hukukî ilke olarak benimsemekle doğru yapan, ama koordinatlarını yanlış seçen Türkiye'nin laiklik iddialarının geçerliliğini azaltmaktadır.

Laiklik, devletin, dinler karşısında maksimum tarafsızlığını, çeşitli dinlere mensup vatandaşlar arasında pozitif veya negatif ayrımcılık yapmamasını gerektirir. Bir laik devletten iki şey beklenir. İlki, herhangi bir dindarın veya dinî grubun, insan hakkı ihlâlleri yaparak diğer dindarlara veya dinî gruplara / yahut aynı dinin farklı yorumlarını benimseyenlere zarar vermesine engel olmaktır. İkincisi, devletin kendisinin bir dini teşvik etme veya engelleme gibi bir tavırdan ve buna yönelik icraatlardan uzak durmasıdır. Burada korunan devletin kendisi değil vatandaşlardır, vatandaş kitleleridir.

Başörtüsü yasağında devlet başörtülüleri negatif, başı açıkları pozitif diskriminasyona tabi tutmaktadır. Bununla da kalmamakta, zaman zaman vatandaşları birbirlerine karşı kışkırtmaktadır. Bu laikliğe aykırıdır. Laikliğin geniş bir toplumda çoğulculuğu korumanın araçlarından biri olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bir siyasî ve hukukî ilke olarak laikliğin demokrasiyi teşvik edebileceği de açıktır. Bir dinî diktatörlük altında yaşamak elbette kötü bir şeydir. İnsanlar kendilerine bir dinin görüş ve ritüellerinin zorla takip ettirilmesinden hoşlanmazlar ve bunda haklıdırlar. Ancak, dinî baskılardan duyulan endişe ve bunların önlenmesi talepleri, dinin ve dindarların bastırılmasını gerektirmez veya böyle bir bastırmayı meşru kılmaz. Başörtüsü kullanmak laiklik açısından bir problem yaratmaz, aksine, başörtüsü serbestliği laikliği kuvvetlendirir. Laiklik, meselâ, Türk Medenî Kanunu tamamen bir İslâmî yoruma dayandırılmak veya Kuran Anayasa yapılmak istenirse, başörtüsü kanun ve idare vasıtasıyla mecburî hâle getirilmek istenirse tehlikeye düşer. Elbette buna karşı uyanık olmak ve bu tür teşebbüslerle mücadele etmek gerekir; ama, dinî hayatın tezahürleri laiklik için bir problem olarak görülemez. Kısaca, laiklik, başörtüsünün yasaklanmasını değil, başörtüsü takıp takmamanın, kadın vatandaşlarımızın tercihlerine bırakılmasını gerektirir.

Yasak Hemen Kaldırılmalıdır!

Çağdaş medeniyetin en önemli öğesi insan haklarına saygı ve siyasî ve hukukî sistemlerin insan haklarının azamî ölçüde yaşanmasına imkân verecek şekilde tesis edilmesidir. Klâsik insan hakları hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarıdır. Bunlar insanların doğuştan sahip olduğu ahlâkî temelli haklardır. Toplu hâlde yaşarken kullanılan haklar genellikle bu hakların bileşiminin tezahürü olarak dışarıya yansır. Bu çerçevede, başörtüsü takma hürriyet hakkının bir türevidir ve din ve vicdan özgürlüğünün ve kıyafet özgürlüğü adı verilen sivil özgürlüklerin bir yansımasıdır. Ancak, Türkiye'de başörtüsü yasağı abartılmış ve sadece bir hürriyet ihlâli teşkil etme noktasını çoktan aşarak, düpedüz, hayat hürriyet ve mülkiyet hakkına toplu bir saldırıya dönüşmüştür. Bu çok vahim bir durumdur. Bu yasakla, bir kısım vatandaş, haklara dayanan normal ve insanî bir hayat yaşayamaz duruma düşürülmüştür. Bunu daha fazla sürdürmenin anlamı yoktur. Yasak kalkmalıdır.

Başörtüsünün -türbanın- millî olmadığı, Araplardan bize geçtiği, dinde yerinin bulunmadığı veya dinin esası olmadığı türünden iddialar gayrı ciddidir. Sadece sahiplerini bağlar. Ayrıca, doğru bile olsa yasağı meşrulaştıramaz. Neyin yerli neyin yabancı olduğu da sonu gelmeyecek bir tartışmadır. Türkiye'nin yasağa Avrupa'da destek araması da ahlâk ve akıl dışıdır. Akıl dışıdır, zira, böyle yapmakla, Türkiye Avrupa'nın çoğulculuğuna katkıda bulunma ve insan hakları konusunda Avrupalılara mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde müdahalede bulunma imkânını elinden kaçırmaktadır. Başörtüsü yasağını -ve umulur ki Kürtçe yasağı başta olmak üzere başka yasakları- kaldırmış bir Türkiye, Avrupalılara, çoğulcu demokrasi ve Müslümanların hayat tarzına saygı konusunda ders verebilecek bir konumda olabilecektir.

Yasağın kaldırılmasının zamana bırakılmasını söylemek, eğer mağdur değilseniz, kolaydır. Ancak, akıl ve ahlâk, kendimizi mağdurların yerine koyarak, durumu anlamaya çalışmayı gerektirir. Problemi zamana bırakalım diyenler, kendi hayatlarını karartan bir zulmün ortadan kaldırılmasını zamana bırakmak ister miydi? Yasağın kaldırılmasını mağlup-galip psikolojisiyle ilişkilendirmek de anlamsızdır. Burada birbiriyle eşit iki taraf yoktur. Bir tarafta hayat ve hürriyet hakkına saldırıyla muhatap olan zavallılar, öbür tarafta, haksız bir yasağı dayatan zorbalar vardır. Bir insan hakkı ihlâlinin olduğu yerde, yapılması gereken tek şey, hemen bu ihlâlin önlenmesi, ortadan kaldırılmasıdır. İnsan hakları ihlâllerini önlemenin hiç kimseye hiçbir maliyeti yoktur. Başörtüsü yasağı, hemen, şimdi, derhal kaldırılmalıdır

 

Günün Sözü

Ortadogunun kanayan yarası filistin, garip kalan kudüs ve mescidi aksa... Ortadogunun kanayan yarası filistin, garip kalan kudüs ve mescidi aksa... - Ortadogunun kanayan yarası filistin, garip kalan kudüs ve mescidi aksa...

ONLİNE HEDİYE

Kuranı Kerim Dinle

        Kuranı kerim

YASAK

     YÖK’ün karnesi yine yasaklarla dolu 

FİLİSTİNLİ KİMDİR?

 

ÖZLÜ SÖZ

      

YORUMSUZ

  türban yasağı

Neden Zaman?

neden zaman

Ziyaret İstatistik

Totals Top 10
 60 % Turkey
 11 % United States
 6 % United Kingdom
 4 % Cambodia
 3 % Germany
 3 % Sweden
 2 % China
 < 1.0 % France
 < 1.0 % Russian Federation
 < 1.0 % Vietnam

GOOGLE'DA ARA