Avrupa ve Amerika'da çok daha fazla ve sofistike cinayetler işlenmektedir. Günün belli saatlerinden sonra sokağa çıkmak mümkün değildir; İngiltere'de ve Amerika'da öyle yerler var ki günün her saatinde insanlar kolayca ve kıtır kıtır kesilebilmektedirler. ABD'de son zamanlarda 9 kişiyi öldüren Nanni Doss, John Wayne Gacy, Jeffrey L. Dahmer, Andrew Cunan seri cinayetleri ve cinayetleri işleyiş biçimleriyle şöhret buldular (Nihal B. Karaca, Zaman, 1 Kasım 2006). Seri cinayetlerde "zevk için öldürmek" temel dürtüdür ve bunun modern kent kültürüyle yakından ilgisi var. "Zevk için öldürme" dürtüsü sadece seri cinayetler şeklinde ortaya çıkmaz, modern savaşlarda bu dürtü önemli bir amildir. Kontrolden çıkan askerler -Irak'ta ABD, Filistin'de İsrail askerleri- zevk için insan öldürebiliyorlar. Bu olay, insan tabiatının en vahşi, yıkıcı ve sadist yönüne işaret eder. Bizde ABD'de görüldüğü üzere seri cinayet yok; bu elbette bundan sonra da olmayacağı anlamına gelmez. Kamusal ve toplumsal hayatın tanziminde kendimize özgü kişiliğimiz ve kimliğimiz referans alınmadığı için Batı'yı adım adım ve bilinçsizce takip ediyoruz. Ekim ayında tutuklanan Mehmet Karahasan ve Yiğit Bekçe'nin Türkiye'nin 6 ayrı ilinde 3 günde 7 kişiyi öldürdükleri iddia ediliyor. Katil zanlısı Karahasan'ın basına yansıyan sözleri dehşet verici. Rahşan Ecevit için, "O çok ulu bir insan, en geç 10 sene yatarım." diyen Karahasan hapisten çıkar çıkmaz "daha çok insan öldüreceğini" söylüyor (Yeni Şafak, 25 Ekim 2006). Öyle de olsa, kanaatimce bunları "seri cinayetler" sınıfına sokmak için henüz erken. Bizde cinayetler çoğunlukla kontrolsüz öfke, cehalet, ihkak-ı hak duygusu ve elbette kan davaları gibi saiklerle işlenir. Kan davalarının yalnızca Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde görüldüğü ve oradan büyük kentlere uzandığı söylenemez; bunda ısrarlı olanlar, üstü kapalı olarak "töre cinayetleri"ni Kürtlere ve Güneydoğu'da yaşayan insanlara nispet ederek ırkçılık yapıyorlar. Son yıllarda Mardin ve Güneydoğu'da çekilen TV dizileri söz konusu ırkçılığı zirveye çıkardı; 19. yüzyılda kalmış Avrupalı bir oryantalist Güneydoğu'yu bu kadar "ilkel" resmedebilirdi ancak. Bu dizilerle gündelik hayatın gerçekleri arasında hiçbir ilişki yok; tamamen oryantalistçe kurgular bunlar. Geçenlerde Afyon'un Fethibey beldesinde 10 sene öncesine dayanan bir kooperatif başkanlığı yüzünden başlayan kan davasında bir anda 7 cinayet işlendi. İki aile arasında süren kan davasında sadece geçen sene 16 kişi öldürüldü. 14'lük Karadenizli yurttaşlarımızın övünç vesilesidir ve fıkralara da yansıdığı şekliyle, çok da üzerinde düşünülmeden bazen şarjörler boşaltılabilmektedir. İster kan davası, ister bir anlık kızgınlık ve öfke sonucu ya da sindirme amaçlı olsun, işlenen cinayetlerde rol oynayan iki önemli faktörden biri şahısların adaleti kendi elleriyle tahakkuk ettirmeye kalkışmaları, diğeri yasaların yeterince caydırıcı rol oynamamasıdır. Girdiğimiz AB sürecinde "ölüm cezasının kaldırılmış olması" cinayet işlemeye meyilli insanları cesaretlendirmiştir. Gözü dönmüş bir cani, girdiği bir evde yaşlı bir kadını ve kızını gözünü kırpmadan öldürebilmektedir. 7 kişiyi öldürdüğü iddia edilen kişi, hapisten çıkar çıkmaz yeni cinayetler işleyeceğini söyleyebilmektedir. Çünkü eninde sonunda hapisten çıkacağından emin. Toplumsal hayatı düzenleyen yasaların ruhu ile tabiatta geçerli yasaların ruhu arasında bir örtüşme var. Varlık âlemi Sünen-i İlahi ile varoluşunu sürdürüyor, toplumsal hayatın akışı da bu sünnetlerle uyumlu olmalı. Modernlik; kişiyi kendi fıtratına, beşeri/toplumsal hayatı kendi asli tabiatına aykırı olarak kurgulamaktadır. Fıtrat ve tabiat cevap vermekte gecikmiyor. Bu konuda BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun "Ölüm cezasının yasalara tekrar konulması gerektiği" yönündeki teklifi yerindedir. "Kısasta hayat vardır." (2/Bakara, 179.) Yani aslında kısas hayat kurtarıcıdır, hayattır.
|