"Tabii hukuk" kavramı kozmik düzenle olan uyum iddiasıdır. Biraz daha derine inilse, bu kuramın gerisinde Sn. Thomas'ın hukuk tasnifinin yattığı görülebilir. Yani aslında tabii hukuk fikri "dinî bir öngörünün sekülerleştirilmiş" formudur. Bizde de Prof. Hüseyin Hatemi, İslam hukuku ve İslam'ın öngördüğü toplumsal ilişkiler düzeninin nihayetinde tabii hukuka dayandığını savunur. Faşizm ve komünizm karşısında "zafer" kazandığı düşünülen liberalizmin temel dayanağı tabii hukuktur, ama hiç kimse, liberal hukuk ve liberal felsefenin toplumsal hayatta "orman kanunu" anlamına geldiği veya orman kanunlarının hükmünü icra ettiği bir kaosa, bu kaosta hayvani dürtülerin rol oynadığı ve sadece güçlülerin söz sahibi olduğu sonucunu çıkarmaz. Aksine, Fukuyama ve diğer liberal demokrasi taraftarları, türümüz için başka bir felsefi ve politik formasyon kalmadığını rahatlıkla savunabilmektedirler. 15 Kasım 2006 tarihli "ölüm cezası"nı ele alan yazıma Barış Başar isimli okurum bana aşağıdaki notu göndermiş: "21. yüzyılda sizin gibi bir aydının ceza yasasının dönüp dolaşıp, 'göze göz dişe diş' gibi bir düşünceyle şekillenmesi gerektiğini savunması üzücü. Şöyle yazmışsınız: 'Toplumsal hayatı düzenleyen yasaların ruhu ile tabiatta geçerli yasaların ruhu arasında bir örtüşme var. Varlık âlemi Sünen-i İlahi ile varoluşunu sürdürüyor, toplumsal hayatın akışı da bu sünnetlerle uyumlu olmalı.' Bu 'tabiat kanunlarını' bire bir uygulayacaksak, nerede kaldı insan olmaktan kaynaklanan faziletlerimiz?" Aslında alıntıda ne demek istediğim açık: Varlık âleminde geçerli olan düzenin temeli İlahi sünnetlerdir. Başka bir ifadeyle liberallerin 'tabii düzen' dedikleri -eğer yaratıcı fikrine inanılıyorsa- "Kün (Ol)!" emrinden neş'et eden İlahi Emir'dir. Bizim kendisi olmasaydı cansız bir kadavra durumunda olacak bedenimize can, hareket ve anlam kazandıran ruh da "Allah'ın emri"ndendir. Dahası, kendi öz varlığımız (Nefs), öteki insanlar, maddi tabiat ve genelde varlık dünyası ile Allah'la olan ilişkilerimizin hangi temelde ve çerçevede sürmesi gerektiğini öğreten, bize bu konuda yol haritası sunan İlahi hükümler de birer Emr-i İlahi'dir. Yani bu çerçevede varlık, insan ve hukuk arasında hem mahiyet birliği vardır hem de referans ortaklığı bulunmaktadır. Bu sayede Tevhid, insan, varlık, değer arasındaki parçalanmayı ortadan kaldırmış olur. En yüksek düzeydeki ahlaki hayat -ki insan yaratılışının manevi kemalinin hedefi ve gayesi budur- Allah'ın yaratmasının (halk) ürünü olan varlık âleminin İlahi düzenine, ahenge ve harmonisine katılarak yaşamak; bu yaşama tarzını temel davranışlar (hulk) seviyesine yükseltmektir. Yaratma demek olan "Halk", belli bir düzen ve süreklilik, alışkanlık üzere hareket edip tepkiler vermek olan "Huluk" ile manevi kemalimizin gayesi olan "Ahlak" aynı kökten gelmektedirler ve bunların tümü doğru, sahih ve meşru ifadelerini Allah'ın "Halık" isminde/ sıfatında bulmaktadırlar. "Kısasta hayat olması", ilk cinayetinde katilin ölümle cezalandırılarak ardından öldüreceği insanların hayatının kurtarılmasıdır. Sürüp giden cinayetlerden biliyoruz ki, ilk cinayetinde cezalandırılmayan katil, fırsatını bulduğunda yeni cinayetler işlemektedir. Nitekim 3 günde 7 kişiyi öldüren zanlı hapisten çıkar çıkmaz yeni cinayetler işleyeceğini, bunları da "zevk için" yaptığını söylemektedir. Kamu otoritesinin görevi, katillere masum insanları öldürme fırsatını vermek değil, hayat kurtarmak olmalıdır. Avrupa'da ölüm cezasının kaldırılmış olması, Avrupa'nın bu konuda isabetli karar aldığı anlamına gelmez. Avrupa'nın bu kararı ebedi ve evrensel yasa değildir; şartların azıcık değişmesi nasıl Avrupa'yı çokkültürlülükten vazgeçiriyor ve özgürlükleri güvenliğin gerisine itmeye sürüklüyorsa, duruma göre bu karardan da vazgeçirebilir. |